"Kat'i olarak bilinmelidir ki Türk milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatına hakim ve esas olacaktır." (1933) Mustafa Kemal ATATÜRK

Seçenekler

· Ana Sayfa

· Topluluk Hakkında

· Haberler

· Etkinlikler

· Türkçesi Varken

· Fotoğraflar

· Makaleler
· İletişim

Türkçesi Varken!
Bağlantılar

· Bilkent Üniversitesi

· Türk Dil Kurumu

· Dil Derneği

· Dilim Dilim

· Türk Dil Tarih Kültür Birliği

· Türkçemizi Canlandırma Derneği

· TDK Türk Lehçeleri Sözlüğü

· Dilde, Fikirde, İşte Birlik

· AKÜ Türkçe

· Atılım Türkçe

· Bilgi Türkçe

· Hacettepe Türkçe

· ODTÜ Türkçe

· SDÜ Türkçe

· Kaşgarlı Mahmut

  

MAKALELER


“ANKARA” VE AYDINIMIZIN TEMEL ÇELİŞKİSİ: “YABAN”LIK

Ankara, Yakup Kadri’nin, asla alelade bir eser gibi değerlendirilmemesi gereken hayalî bir romanıdır. Onu farklı ve ayrıca incelemeye değer kılan, üslup özellikleri yahut edebî özgünlüğü değil, bir devrin aydını ve idaresinin fikrî haritasını boylu boyunca açarak Ankara gibi bir “devrim kenti” üzerinde ete kemiğe büründürmüş olmasıdır. Yazarımızın da kitabın üçüncü baskısında not düştüğü gibi, “üçüncü Ankara” sadece hayalî ve romantik bir temenni boyutunda kalmış, idealist bir tasavvurdan öteye gidememiştir. Ankara’nın bir türlü yazarın tasarı ve dilekleriyle örtüşemeyişinin sebepleri nelerdir? İlk dönem cumhuriyet aydınının içine düştüğü çelişkilerin bu uyumsuzlukta ne gibi tesirleri olmuştur? Genelde Kadrocular, özelde Yakup Kadri’nin ulusçuluk ve halkçılık telakkilerinin bu başarısızlıktaki yeri ve etkileri nelerdir? Bu sorular ve bunun gibi birçok belirsizliği eserin akışı ve ışığında cevaplayıp berraklaştırmak herhalde en faydalı yöntem olacaktır.  

Eserde Selma Hanım ve onun şahsında Ankara, üç aşamalı bir dönüşüm neticesinde Yakup Kadri’nin hayal ettiği, arzuladığı şekil ve ruh olgunluğuna erişir. Birinci kısımda İstanbul’dan kocası Nazif Bey ile Anadolu’nun göbeğindeki köhne bir kasabaya geldiğini düşünen Selma Hanım, Binbaşı Hakkı Bey’in millî mücadele ateşiyle parlayan cazibesi sayesinde ilk intibalarından sıyrılarak istiklâl mücadelesinin ruhunu yakalar. İstanbul Hükümeti’ni temsil ettiği anlaşılan Nazif Bey, mıymıntı ve pısırık bürokrat kişiliğiyle Selma Hanım’ın ilgisini çoktan kaybetmiştir.

İkinci kısımda Binbaşı Hakkı Bey çok farklı bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar. Harp yıllarının atılgan ve cesur askeri gitmiş, yerini -yazarın ifadesiyle- snopluk (züppelik) derdinde bir salon erkeğine bırakmıştır. İstiklâl Savaşı’nın bu kudretli subayı, batı özentisi hayatı, üç kuruşluk kâr için batılı tüccarlara eğdiği boynu ve sonu gelmez balolarda gösterdiği düşüklükler ile “millî ateşin hararetinden çıkan buzdan şehir maketi” (s.143) halindeki ikinci Ankara’nın ibretlik numunesidir. Bu kısımda Selma Hanım’ı ve onun şahsında Ankara’yı “üçüncü Ankara” ya taşıyacak karakter, genç ve kendini iyi yetiştirmiş bir yazar olan Neşet Sabit Bey’dir. Neşet Sabit Bey’in asıl inkılâbın ve garplılaşmanın ne olması gerektiği hakkındaki görüşleri ve halktan kopuk, batılılaşmayı yalnızca batının kokuşmuş taraflarını körü körüne taklit etmek şeklinde benimseyen “Yenişehir takımı”na yönelttiği eleştiriler, uzun zamandan beri bir arayış içerisinde bulunan ve kendisi de bu vaziyetten hayli rahatsız olan Selma Hanım’ın ilgisini çeker. Artık Selma Hanım’ın ruhundaki boşluğu dolduracak erkek, Neşet Sabit Bey olacaktır. 

Üçüncü ve son kısım, yazarımızın hayallerinin yansıdığı ve romana asıl ehemmiyetini kazandıran ütopya devresidir. Selma Hanım Neşet Sabit Bey’le evlenmiş, Türkiye akıl almaz bir atılım gerçekleştirmiştir. Tam bir batı ülkesi hüviyetine bürünen ülkede halk batılı hayatı tam manasıyla yaşamakta, her yer “stadium”lar, tiyatrolar, halk evleri ve konser salonlarıyla dolmaktadır Ekonomi politikaları “içtimaî mükellefiyet teşkilatı” sayesinde tam bağımsız ve ulusal bir mahiyet kazanmış, Türkiye’nin her köşesi arı kovanı gibi işleyen bir atölyeye dönmüştür.

Kahramanlarımızın bir bayram kutlaması ertesi evlerine “ulusal bir vecd” içerisinde dönmeleriyle neticelenen son kısım, birçok soru işaretini de beraberinde getirmektedir. Peki, ne oldu da bu ütopya gerçekleşmedi? Cemiyete biçilen elbise mi uyumsuzdu yoksa halk mı hatalıydı? İlk dönem cumhuriyet aydınının çelişkilerini eserden verilecek örneklerle birkaç temel başlık altında incelemek, romantik bir ütopyadan öteye geçemeyen kadrocu görüşü de doğru tahlil etmemize yardımcı olacaktır.  

Öncelikle şunu belirtmek gerekir, bu tahlilden maksat birilerinin vatanseverliğini yahut samimiyetini sorgulamak değil, tam aksine memleketi daha müreffeh kılmak için tasarlandığı muhakkak olan fakat başarıya ulaşamamış bu gibi ideallerin eksikliklerini tespit ederek daha gerçekçi ve tatbik edilebilir sonuçlara ulaşmaktır.  

Eserde rastladığımız ilk çelişki, halkçılık ve demokrasi kavramları etrafında oluşmaktadır. İkinci kısımda Neşet Sabit Bey’in ağzından sunulan şu fikirler, cemiyet hayatında gerçekleştirilecek değişiklik ve yeniliklerde millî iradenin, millî kültürün mutlak hâkim ve belirleyici konumunu işaret etmesi bakımından kayda değerdir: “Garplılaşma, muayyen bir hayat prensibidir. Bu prensip, ancak, millî iradenin, millî isteğin, millî kültürün ve nihayet millî ahlâkın hizmetçisi, emirberi olmak şartiyledir ki, yaratıcı ve kurucu rolünü ifa edebilirdi.” (s.129–130) Fakat yazarımız, “hayallerinin Türkiye’sinde” demokrasiyi unutmuş gibidir. Millî iradenin en somut tecellisi olan “seçme, seçilme, siyasi partiler” gibi kavramlara hiç yer verilmemiştir. Hâlbuki bir milliyetçinin en temel dayanağı olması lâzım gelen “millet”in iradesi, ancak çoğulcu bir demokrasinin ahenkle işlemesiyle kendini gösterecek ve gerçekleştirilen yeniliklerin millî kültürle sarılıp-sarmalanmasını, millî vicdanla harmanlanmasını temin edecektir. Aynen Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün daha millî mücadelenin başlangıcında, 1920 senesinde ifade ettiği gibi: “Bizim inancımıza göre, milletimizin hayatını ve yükselmesini temin edecek olan, kendi hazım kabiliyetiyle mütenasip görüşlerdir. Fakat esas itibariyle tetkik olunursa bizim görüşümüz –ki halkçılıktır- kuvvetin, kudretin, hâkimiyetin, idarenin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır.” (Nutuk ve Hitabeler, s.97)  Nitekim Gazi’nin çok partili hayata geçiş teşebbüslerini incelediğimizde de aynı “demokrasi inancı”nı görürüz. 

Ne var ki üçüncü kısımda çizilen toplum, demokratik çoğulculuğu idrak etmiş bir toplum görüntüsünden çok, tek tip ve askerî bir manzara arz etmektedir. Hele yazarın bayram kutlamasındaki bazı tasvirleri bu havayı iyice hissettirmektedir: “Ön saftaki halk, şeflerle bu kısa bayramlaşmadan sonra yavaşça sağa doğru kayıyor; arka caddelerden, bir ordu gibi intizamla aşağıya doğru sarkıyordu.” (s.216) Elbette her milliyetçinin arzusu, bütün milletin bir ordu gibi yekvücut olması ve ortak hedeflere azimle ilerlemesidir, ancak son kısımda çekilen fotoğraf, millî kültür temelli böyle bir birliktelik ruhundan ziyade “tek parti ve millî şef” rejiminin takdis edildiği, ebediyen devamının dilendiği izlenimini uyandırmaktadır. Nitekim sene 1943’tür ve romanımıza göre tek parti idaresi hâlâ devam etmektedir.

Yakup Kadri’nin bu eserinde halk, yazarın ellerinde adeta nesneleşen bir olgu gibidir. Onu evirir, çevirir, eğer, büker, tanzim eder, değiştirir fakat halkın bu esnada neler hissettiğinden, olumlu yahut olumsuz ne gibi değerlendirmelerde bulunduğundan hiç bahsetmez. Hatta halk, ikinci bölümde öyle tasvir edilir ki, kendimizi bir “yaban” gibi hissetmekten ve yazarın “hangi tarafta olduğu” konusunda şüphe etmekten alıkoyamayız. İkinci kısımda devamlı halkçılıktan, milliyetçilikten ve millî kültürden dem vuran Neşet Sabit’in, millî kültürün en kutsî ve köklü unsurlarından biri olan “mevlid”i dinlemeye giden halkı “kerpiç duvarlar arasında bir örümcek gibi yaşayanlar” (s.132) şeklinde tarif etmesi, yazarın içine düştüğü derin çelişkiyi gözler önüne sermektedir. Buna ilaveten yine millî kültürün bize has ve özgünlüğünün korunması gereken öğelerinden biri olan halk türkülerinin üçüncü kısımdaki “ideal Türkiye’de” batı müziği usullerine göre değiştirilmesi, ister istemez yazarın “millet”e dayanan “milliyetçilik” ve halkın değerleriyle harmanlanmış “halkçılık”tan ziyade, kafasında tasarladığı bir “ulus”un “ulusçuluğu”nu yaptığı kanaatini güçlendiriyor. Halkın bu derece edilgenleştirilip ötelenmesi, Millî Şef dönemi İstanbul valisi Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay'a atfedilen “halk plajlara hücum etti, vatandaş denize giremedi” repliğini hatırlatmakta ve romandaki halkçılık anlayışının sorgulanmasını mecburi kılmaktadır.

Bütün bu çelişkilere rağmen eserde bilinçli bir münevverin toplumun bir kesiminin yozlaşması ve yabancılaşmasına karşı duyması gereken toplumsal sancı, Neşet Sabri Bey’in şahsında, özellikle ikinci kısımda çok güzel işlenmiştir. Cemiyetin düzenli olmadığı hallerde ferdî zevklerin, şahsî tutkuların hiçbir manaya sahip olamayacağını anlatan şu sözler, toplumsal meselelerde her aydının göstermesi lüzumlu olan hassasiyeti çok veciz bir şekilde dillendirmektedir: “Emin ol ki, dağınık ve kasvetli bir cemiyet içerisinde aşktan bile medet umamayız. Öyle bir cemiyette aşk bile soysuzlaşır, bir kara sevda halini alır.” (s.176)  

Çözüm önerisi ne olursa olsun, her aydının en azından bu şuurda olması, milletin meselelerini kendine dert edinmesi gerekir. Yakup Kadri, bütün “yaban”lığına rağmen bu sorumluluktan kaçmamış, kendi çapında da olsa bir şeyler yapmak, bir reçete yazmak telaşına düşmüştür. Ne var ki çare olarak sunduğu “tam manasıyla batılı olma” ideali milletin derdine derman olamamış, aksine yazarın da kıyasıya eleştirdiği, şahsiyetsiz batı taklitçisi zümrenin giderek genişlemesine sebep olmuştur. Çünkü tam manasıyla batılı olma, binlerce yıldır tamamen farklı dinamiklerle beslenmiş, böylece kendine has bir kültür ve medeniyet dairesi oluşturmuş bir millet için imkânsız denecek derecede güçtür. Dolayısıyla tam bir batılı gibi düşünmesi ve yaşaması istenen toplumun kültür kodları, bu köklü değişimin gerçekleşmesini imkânsız kılacak, ortaya Yakup Kadri’nin de şikâyet ettiği, iki kültürün de üyesi olamamış, kimlik bunalımı içerisindeki “Yenişehir takımı” çıkacaktır. Öyleyse çözüm, Mustafa Kemal Atatürk’ün de muhteşem öngörüsüyle tespit ettiği gibi, “millî benliğin bütün hayata hâkim ve esas olmasından” geçmektedir.

Aydın-halk ilişkisi, her dönemde milletler için büyük bir önem arz etmektedir. Çünkü münevverler, halkın ham haldeki gayeleri ve hedeflerini işleyerek estetik ve ilmî bir kıyafete büründürecek insanlardır. Dolayısıyla milletin beşerî sermayesini teşkil eden aydınların çok iyi tahlil edilip derinlemesine incelenmesi gerekir. Bu istikamette “Ankara”, Tanzimat’tan beri süregelen batılılaşma maceramızda birçok aydınımızın paylaştığı bir düşünceler yumağını Yakup Kadri’nin şahsında yansıtması bakımından herkese önerilecek bir “fikir laboratuarı” hükmündedir. Toplumsal sancıyı şakaklarında hisseden herkese şiddetle tavsiye olunur.

                                                                                                           Halim Alperen Çıtak


 
 
Haberler
Gelecek Etkinlik

Makaleler
E-Posta Öbeği
E-Posta Öbeği'ne ulaşmak için tıklayın.
İletişim

 

2007

Bu sitenin tüm kullanım hakları Bilkent Üniversitesi Öğrenci Konseyi Türkçe Topluluğu'na aittir.

Site içeriğinin izinsiz olarak kullanılması yasaktır.