|
“ANKARA” VE AYDINIMIZIN
TEMEL ÇELİŞKİSİ: “YABAN”LIK
Ankara, Yakup Kadri’nin, asla alelade bir eser gibi değerlendirilmemesi gereken
hayalî bir romanıdır. Onu farklı ve ayrıca incelemeye değer kılan, üslup
özellikleri yahut edebî özgünlüğü değil, bir devrin aydını ve idaresinin fikrî
haritasını boylu boyunca açarak Ankara gibi bir “devrim kenti” üzerinde ete
kemiğe büründürmüş olmasıdır. Yazarımızın da kitabın üçüncü baskısında not
düştüğü gibi, “üçüncü Ankara” sadece hayalî ve romantik bir temenni boyutunda
kalmış, idealist bir tasavvurdan öteye gidememiştir. Ankara’nın bir türlü
yazarın tasarı ve dilekleriyle örtüşemeyişinin sebepleri nelerdir? İlk dönem
cumhuriyet aydınının içine düştüğü çelişkilerin bu uyumsuzlukta ne gibi
tesirleri olmuştur? Genelde Kadrocular, özelde Yakup Kadri’nin ulusçuluk ve
halkçılık telakkilerinin bu başarısızlıktaki yeri ve etkileri nelerdir? Bu
sorular ve bunun gibi birçok belirsizliği eserin akışı ve ışığında cevaplayıp
berraklaştırmak herhalde en faydalı yöntem olacaktır.
Eserde
Selma Hanım ve onun şahsında Ankara, üç aşamalı bir dönüşüm neticesinde Yakup
Kadri’nin hayal ettiği, arzuladığı şekil ve ruh olgunluğuna erişir. Birinci
kısımda İstanbul’dan kocası Nazif Bey ile Anadolu’nun göbeğindeki köhne bir
kasabaya geldiğini düşünen Selma Hanım, Binbaşı Hakkı Bey’in millî mücadele
ateşiyle parlayan cazibesi sayesinde ilk intibalarından sıyrılarak istiklâl
mücadelesinin ruhunu yakalar. İstanbul Hükümeti’ni temsil ettiği anlaşılan Nazif
Bey, mıymıntı ve pısırık bürokrat kişiliğiyle Selma Hanım’ın ilgisini çoktan
kaybetmiştir.
İkinci
kısımda Binbaşı Hakkı Bey çok farklı bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar. Harp
yıllarının atılgan ve cesur askeri gitmiş, yerini -yazarın ifadesiyle- snopluk
(züppelik) derdinde bir salon erkeğine bırakmıştır. İstiklâl Savaşı’nın bu
kudretli subayı, batı özentisi hayatı, üç kuruşluk kâr için batılı tüccarlara
eğdiği boynu ve sonu gelmez balolarda gösterdiği düşüklükler ile “millî
ateşin hararetinden çıkan buzdan şehir maketi” (s.143) halindeki
ikinci Ankara’nın ibretlik numunesidir. Bu kısımda Selma Hanım’ı ve onun
şahsında Ankara’yı “üçüncü Ankara” ya taşıyacak karakter, genç ve kendini iyi
yetiştirmiş bir yazar olan Neşet Sabit Bey’dir. Neşet Sabit Bey’in asıl
inkılâbın ve garplılaşmanın ne olması gerektiği hakkındaki görüşleri ve halktan
kopuk, batılılaşmayı yalnızca batının kokuşmuş taraflarını körü körüne taklit
etmek şeklinde benimseyen “Yenişehir takımı”na yönelttiği eleştiriler, uzun
zamandan beri bir arayış içerisinde bulunan ve kendisi de bu vaziyetten hayli
rahatsız olan Selma Hanım’ın ilgisini çeker. Artık Selma Hanım’ın ruhundaki
boşluğu dolduracak erkek, Neşet Sabit Bey olacaktır.
Üçüncü
ve son kısım, yazarımızın hayallerinin yansıdığı ve romana asıl ehemmiyetini
kazandıran ütopya devresidir. Selma Hanım Neşet Sabit Bey’le evlenmiş, Türkiye
akıl almaz bir atılım gerçekleştirmiştir. Tam bir batı ülkesi hüviyetine bürünen
ülkede halk batılı hayatı tam manasıyla yaşamakta, her yer “stadium”lar,
tiyatrolar, halk evleri ve konser salonlarıyla dolmaktadır Ekonomi politikaları
“içtimaî mükellefiyet teşkilatı” sayesinde tam bağımsız ve ulusal bir mahiyet
kazanmış, Türkiye’nin her köşesi arı kovanı gibi işleyen bir atölyeye dönmüştür.
Kahramanlarımızın bir bayram kutlaması ertesi evlerine “ulusal bir vecd”
içerisinde dönmeleriyle neticelenen son kısım, birçok soru işaretini de
beraberinde getirmektedir. Peki, ne oldu da bu ütopya gerçekleşmedi? Cemiyete
biçilen elbise mi uyumsuzdu yoksa halk mı hatalıydı? İlk dönem cumhuriyet
aydınının çelişkilerini eserden verilecek örneklerle birkaç temel başlık altında
incelemek, romantik bir ütopyadan öteye geçemeyen kadrocu görüşü de doğru tahlil
etmemize yardımcı olacaktır.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir, bu tahlilden maksat birilerinin
vatanseverliğini yahut samimiyetini sorgulamak değil, tam aksine memleketi daha
müreffeh kılmak için tasarlandığı muhakkak olan fakat başarıya ulaşamamış bu
gibi ideallerin eksikliklerini tespit ederek daha gerçekçi ve tatbik edilebilir
sonuçlara ulaşmaktır.
Eserde
rastladığımız ilk çelişki, halkçılık ve demokrasi kavramları etrafında
oluşmaktadır. İkinci kısımda Neşet Sabit Bey’in ağzından sunulan şu fikirler,
cemiyet hayatında gerçekleştirilecek değişiklik ve yeniliklerde millî iradenin,
millî kültürün mutlak hâkim ve belirleyici konumunu işaret etmesi bakımından
kayda değerdir: “Garplılaşma, muayyen bir hayat prensibidir. Bu prensip,
ancak, millî iradenin, millî isteğin, millî kültürün ve nihayet millî ahlâkın
hizmetçisi, emirberi olmak şartiyledir ki, yaratıcı ve kurucu rolünü ifa
edebilirdi.” (s.129–130) Fakat yazarımız, “hayallerinin
Türkiye’sinde” demokrasiyi unutmuş gibidir. Millî iradenin en somut tecellisi
olan “seçme, seçilme, siyasi partiler” gibi kavramlara hiç yer verilmemiştir.
Hâlbuki bir milliyetçinin en temel dayanağı olması lâzım gelen “millet”in
iradesi, ancak çoğulcu bir demokrasinin ahenkle işlemesiyle kendini gösterecek
ve gerçekleştirilen yeniliklerin millî kültürle sarılıp-sarmalanmasını, millî
vicdanla harmanlanmasını temin edecektir. Aynen Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal
Atatürk’ün daha millî mücadelenin başlangıcında, 1920 senesinde ifade ettiği
gibi: “Bizim inancımıza göre, milletimizin hayatını ve yükselmesini temin
edecek olan, kendi hazım kabiliyetiyle mütenasip görüşlerdir. Fakat esas
itibariyle tetkik olunursa bizim görüşümüz –ki halkçılıktır- kuvvetin, kudretin,
hâkimiyetin, idarenin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde
bulundurulmasıdır.” (Nutuk ve Hitabeler, s.97) Nitekim Gazi’nin
çok partili hayata geçiş teşebbüslerini incelediğimizde de aynı “demokrasi
inancı”nı görürüz.
Ne var
ki üçüncü kısımda çizilen toplum, demokratik çoğulculuğu idrak etmiş bir toplum
görüntüsünden çok, tek tip ve askerî bir manzara arz etmektedir. Hele yazarın
bayram kutlamasındaki bazı tasvirleri bu havayı iyice hissettirmektedir:
“Ön saftaki halk, şeflerle bu kısa bayramlaşmadan sonra yavaşça sağa doğru
kayıyor; arka caddelerden, bir ordu gibi intizamla aşağıya doğru sarkıyordu.”
(s.216) Elbette her milliyetçinin arzusu, bütün milletin bir ordu
gibi yekvücut olması ve ortak hedeflere azimle ilerlemesidir, ancak son kısımda
çekilen fotoğraf, millî kültür temelli böyle bir birliktelik ruhundan ziyade
“tek parti ve millî şef” rejiminin takdis edildiği, ebediyen devamının dilendiği
izlenimini uyandırmaktadır. Nitekim sene 1943’tür ve romanımıza göre tek parti
idaresi hâlâ devam etmektedir.
Yakup
Kadri’nin bu eserinde halk, yazarın ellerinde adeta nesneleşen bir olgu gibidir.
Onu evirir, çevirir, eğer, büker, tanzim eder, değiştirir fakat halkın bu esnada
neler hissettiğinden, olumlu yahut olumsuz ne gibi değerlendirmelerde
bulunduğundan hiç bahsetmez. Hatta halk, ikinci bölümde öyle tasvir edilir ki,
kendimizi bir “yaban” gibi hissetmekten ve yazarın “hangi tarafta olduğu”
konusunda şüphe etmekten alıkoyamayız. İkinci kısımda devamlı halkçılıktan,
milliyetçilikten ve millî kültürden dem vuran Neşet Sabit’in, millî kültürün en
kutsî ve köklü unsurlarından biri olan “mevlid”i dinlemeye giden halkı
“kerpiç duvarlar arasında bir örümcek gibi yaşayanlar” (s.132)
şeklinde tarif etmesi, yazarın içine düştüğü derin çelişkiyi gözler önüne
sermektedir. Buna ilaveten yine millî kültürün bize has ve özgünlüğünün
korunması gereken öğelerinden biri olan halk türkülerinin üçüncü kısımdaki
“ideal Türkiye’de” batı müziği usullerine göre değiştirilmesi, ister istemez
yazarın “millet”e dayanan “milliyetçilik” ve halkın değerleriyle harmanlanmış
“halkçılık”tan ziyade, kafasında tasarladığı bir “ulus”un “ulusçuluğu”nu yaptığı
kanaatini güçlendiriyor. Halkın bu derece edilgenleştirilip ötelenmesi,
Millî Şef dönemi İstanbul valisi Prof. Dr. Fahrettin
Kerim Gökay'a atfedilen “halk plajlara hücum etti, vatandaş denize giremedi”
repliğini hatırlatmakta ve romandaki halkçılık anlayışının sorgulanmasını
mecburi kılmaktadır.
Bütün
bu çelişkilere rağmen eserde bilinçli bir münevverin toplumun bir kesiminin
yozlaşması ve yabancılaşmasına karşı duyması gereken toplumsal sancı, Neşet
Sabri Bey’in şahsında, özellikle ikinci kısımda çok güzel işlenmiştir. Cemiyetin
düzenli olmadığı hallerde ferdî zevklerin, şahsî tutkuların hiçbir manaya sahip
olamayacağını anlatan şu sözler, toplumsal meselelerde her aydının göstermesi
lüzumlu olan hassasiyeti çok veciz bir şekilde dillendirmektedir: “Emin ol
ki, dağınık ve kasvetli bir cemiyet içerisinde aşktan bile medet umamayız. Öyle
bir cemiyette aşk bile soysuzlaşır, bir kara sevda halini alır.”
(s.176)
Çözüm
önerisi ne olursa olsun, her aydının en azından bu şuurda olması, milletin
meselelerini kendine dert edinmesi gerekir. Yakup Kadri, bütün “yaban”lığına
rağmen bu sorumluluktan kaçmamış, kendi çapında da olsa bir şeyler yapmak, bir
reçete yazmak telaşına düşmüştür. Ne var ki çare olarak sunduğu “tam manasıyla
batılı olma” ideali milletin derdine derman olamamış, aksine yazarın da kıyasıya
eleştirdiği, şahsiyetsiz batı taklitçisi zümrenin giderek genişlemesine sebep
olmuştur. Çünkü tam manasıyla batılı olma, binlerce yıldır tamamen farklı
dinamiklerle beslenmiş, böylece kendine has bir kültür ve medeniyet dairesi
oluşturmuş bir millet için imkânsız denecek derecede güçtür. Dolayısıyla tam bir
batılı gibi düşünmesi ve yaşaması istenen toplumun kültür kodları, bu köklü
değişimin gerçekleşmesini imkânsız kılacak, ortaya Yakup Kadri’nin de şikâyet
ettiği, iki kültürün de üyesi olamamış, kimlik bunalımı içerisindeki “Yenişehir
takımı” çıkacaktır. Öyleyse çözüm, Mustafa Kemal Atatürk’ün de muhteşem
öngörüsüyle tespit ettiği gibi, “millî benliğin bütün hayata hâkim ve esas
olmasından” geçmektedir.
Aydın-halk ilişkisi, her dönemde milletler için büyük bir önem arz etmektedir.
Çünkü münevverler, halkın ham haldeki gayeleri ve hedeflerini işleyerek estetik
ve ilmî bir kıyafete büründürecek insanlardır. Dolayısıyla milletin beşerî
sermayesini teşkil eden aydınların çok iyi tahlil edilip derinlemesine
incelenmesi gerekir. Bu istikamette “Ankara”, Tanzimat’tan beri süregelen
batılılaşma maceramızda birçok aydınımızın paylaştığı bir düşünceler yumağını
Yakup Kadri’nin şahsında yansıtması bakımından herkese önerilecek bir “fikir
laboratuarı” hükmündedir. Toplumsal sancıyı şakaklarında hisseden herkese
şiddetle tavsiye olunur.
Halim Alperen Çıtak |